İçeriğe geç

PROFİTEROL

Nisan 28, 2010

 

سْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم.

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.”

*Enfal Suresi (8), 29

ŞÖYLE Bİ.R HANIMLA EVLEN

Ey oğul, Kadınların bir kısmı da sevimli ve merhametlidir. Bereketli ve feyizlidir. Soylu çocuk doğurur. Kendisine her zaman güvenilir. Komşuları arasında i‘tibârlıdır. Âile sırlarını korur, kimsenin yanında açmaz. Cömerttir, eli açıktır. Bağırıp çağırmaz, alçak sesle konuşur. Evi tertemizdir. Çocukları çiçek gibi, gönül alıcıdır. Hayrı süreklidir. Kocası da o nisbette yumuşak huyludur. Nâmus onun şiârı, terbiye değişmez vasfıdır.

İmâm-ı Gazâlî

 HAYIRLI GÜNLER

B enim çocukların çok severek yediği bir tatlıdır profiterol.sık yapmıyorum diye oldukça şikayetçilerHazır pakette satılanlarda var fakat bereketli olmuyor.ben kendim yapmayı tercih ediyorum.tarifide oktay ustanın kitabından.geçelim  tarifimize

malzemeler:1 su bardağı su

1,5 su bardağı un

100 gr tereyağı veya margarin

1 tatlı kaşığı toz şeker

1 çay kaşığı tuz

4 adet yumurta

çikolata sosu:

2 su bardağı süt,  2 çorba kaşığı un, 1su bardağı toz şeker, 1 adet yumurta,

2 çorba kaşığı kakao, 10 adet bitter çikolata ,yarım çay bardağı sıvı yağ,

Ben hazır çikolata sosu kullanmayı tercih etttim.

kreması için:500 gr süt, 1 su bardağıtoz şeker, 3 çorba kaşığı tepeleme un,

1 paket vanilya, 1 çorba kaşığı tereyağı.

YAPILIŞI

Tencereye  suyu koyup , kaynadıktan sonra tereyağını ilave ediyoruz, eriyincede unu ilave edip  tahta kaşıkla kısık ateşte 4 dakika karıştırıyoruz.Sonra geniş bir kaba alıp karıştırarak ılıştırıyoruz.mikserele bir tur karıştırıp.üzerine tek tek yumurtaları kırıyoruz.topak kalmayıncaya kadar karıştırıyoruz.yumurtaları hamura iyice yediriyoruz.Daha sonra şanti torbası hamurumuzu koyup ceviz veye fındık büyüklüğünde tepsimize sıkıyoruz.şanti torbam olmadığı    için ben şeker  kaşığı kullandım.bnöceden ısıtılmış 150b derecelik fırında 30  ,35 dakika kadar pişiriyoruz.

Spatula yardımıyla hamurları tepsiden alıp  soğuduktan sonra içlerine hazırladığımız kremayı  içlerine dolduruyoruz. sosumuzu en son üzerlerine döküyoruz.

kremanın hzırlanışı:

malzemelerimizin hepsini soğuk olarak tencereye koyupkarıştırarak pişiriyoruz.soğuduktan sonra kullanıyoruz.

İĞNE OYASI

Nisan 16, 2010

.سْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

“De ki, bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”

* Zümer sûresi (39),9

HADİSİ ŞERİF

“Bir insan, bir hastanın halini hatırını sormaya gider veya Allah için sevdiği bir kişiyi ziyâret ederse, ona bir melek şöyle seslenir: Sana ne mut…lu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın!”

* Tirmizî, Birr 64. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 2

    HAYIRLI CUMALAR

Fotoğraflarını çekeli 1 hafta oldu ,bu gün yayınlamak kısmetmiş.komşumuzun  yaptığı iğne oyaları .görünce yayınlamak istedim.örnek arayanlara bir fikir olur inşaallah.

SÜT HELVASI

Nisan 15, 2010

 SÜT HELVASI

malzemeler:200 gr tereyağı

1 su bardağı un

3,5 su bardağı süt

2 su bardağı seker

yapılışı:

Yağımızı tenceremize koyduktan sonra  unumuzu da ekleyip ,hafif pembeleşene kadar kavuruyoruz.kaynattığımız sütümüzü sıcakken  kavurduğumuz una ekliyoruz.Bir kaç dakika karıştırıp , ocağı  kapatıyoruz.sonra şekerimizi ilave edip ,iyice karıştırıyoruz.uygun bir tepsiye boşalttıktan sonra, önceden ısıtılmış 200 derecelik fırınının , alt kısmında helvanın altını  kızartıyoruz. fırından çıkarttığımız helvamızın ilk sıcaklığı çıktıktan sonra  dilimliyoruz.dilimleri servis tabağına ter çeviriyoruz.Sıcak yenmesini tavsiye ederim.pişirmek isteyenlere kolay gelsin.

Bu benim ilk etkinliğe katılımım.Esra arkadaşıma teşekkür ediyorum.ve bu tatlıyı  sütlü tatlılar etkinliğine gönderiyorum.”http://istanbulsevdam.blogspot.com/

ÇAYLI KEK

Nisan 13, 2010

سْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم.

“Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.”
* Bakara sûresi (2), 185

HADİSİ ŞERİF

“Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptığın her secde karşılığında Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatânı siler.”

* Müslim, Ebû Dâvûd, …Tirmizî

    Hayırlı günler.

Hüsrana uğradığım  çaylı kek denememden sonra  başka bir tarifle tekrar denedim.Denediğim tarif bu sefer çok güzel oldu.Yumuşacık lezzetli bir kek, denemenizi tavsiye ederim.

malzemeler:3yumurta, 1,5  su bardağı  şeker,   1çay bardağı sıvıyağ,   1 su bardağı  demlenmiş çay,   2 çorba kaşığı kakao,   2 çorba kaşığı  ceviz  (isteğe göre)

kabartma tozu ,8 tepeleme yemek kaşığı un.

yapılışı:

kabımıza yumurtalarımızı kırıp şekerle birlikte iyice çırpıyoruz.mümkünse yumurtalarımızı önceden buzdolabından çıkartıp oda ısısına getirelim.daha sonra sıvı yağ ve 1su bardağı  demlenmiş çayımızıda katıp karıştıralım.kakao , kabartma tozu, ve unumuzu birbirine karıştırıp.karışımımızın içine eleyerek katalım.son olarakda isteğe göre eğercevizimiz varsa  cevizimizide katıp , yağladığımız kalıbımıza boşaltalım.önceden ısıtılmış  170 derecelik fırında  pişirelim.

DANTEL ÖRNEKLERİ

Nisan 1, 2010

tığ işi örgü çanta

Mart 31, 2010

Kızıma bu çantayı geçen yaz örmüştüm.Yapımı çok basit .Tığ işinden anlayanlar kolaylıkla örebilir.bitirdikten sonra baktım annemin çiçekleri yemeni oyalarından artmış.onlarıda üzerine monte ettim. evde bulunan boncuklarıda üst kısmına diktim.Birde düğme..

YEMENİ OYASI ÖRNEKLERİ

Mart 31, 2010
Alahın rahmeti ve bereketi bütün inananların üzerine olsun.Blog açtığımdan beri yanımda fotoğraf makinamı gezdiriyorum. Gördüğüm bu güzel oyaları fotoğrafını çekip yayınlamadan edemedim.Yapanların ellerine sağlık .oya örneği arayanlara bir fikir olur diye düşünüyorum.yorumlarınızı beklerim.



OT YEMEĞİ

Mart 30, 2010

Bu yemeğin tarifini nasıl versem acaba?
Eline bıçak ve poşet alınır.Yanına ottan anlayan birisinide alıp(bu kısmı ottan anlamayan benim gibiler için geçerli)Yeşilliklere çıkılır.Tabi biz bu konuda avantajlıyız.Çünkü şehrin biraz dışında oturuyoruz.Etrafımız ağaçlık ve yeşil alan.Sağolsun komşumuz Ayşe bana bu konuda yardımcı oldu.Hemen hemen hepsini topladı.Ben sadece yaban pırasası ve ısırgan topladım.diğer otun adı ise ekşi ot (kızılbacak).
Gelelim yapılışına:
Otlarımızı yıkayıp,temizliyoruz ve doğruyoruz.Tenceremize soğanı doğrayıp,kavuruyoruz.Bir yemek kaşığı salça katıp,karıştırıyoruz.
Kayınvalidemin tavsiyesiyle ekşi otu tencereye koymadan önce kaynar suya daldırıp süzdüm.sonra diğerlerinin yanına tencereye kattım.Yarım çay bardağı pirinci yıkadıktan sonra ilave ettim.Bir su bardağına yakın sıcak suyuda ilave ettikten sonra kaynamaya başlamasını bekledim.Kaynamaya başladıktan sonra altını kısıp pişirdim.

EMİRSULTAN

Mart 30, 2010

</a

Osmanlıların kur uluş devrinde Bursa’da yaşayan büyük velî. İsmi Muhammed, lakabı Şemsüddîn’dir. Babasının adı Ali’dir. 1368 (H.770) senesinde Buhârâ’da doğdu. Soyu, Peygamber efendimize dayanır. Ona, Buhârâ’da doğduğu için Muhammed Buhârî, Seyyid olduğu için Emîr Buhârî, Yıldırım Bâyezîd Hanın dâmâdı olduktan sonra da Emîr Sultan denilmiştir.

Emîr Külâl ismiyle tanınan babası geçimini çömlekçilikle sağlayan bir velî idi. Buhârâ’da sevilir ve duâsını almak için kendisine sık sık başvurulurdu. Nakşibendiyye tarîkatının Nurbahşiye koluna mensuptu. Emîr Külâl oğlunu yetiştirmek için büyük gayret gösterdi. Onu sağlam bilgi ve ahlâk temelleri üzerinde yetiştirmeye çalışan Emîr Külâl, oğluna, bir mesleğe sâhib olması için, çömlekçiliği de öğretti. Emîr Sultan küçük yaşta annesini kaybetti ve öksüz kaldı. Babası onun annesizliğini aratmayacak ölçüde ona yaklaştı ve sevgi bağı kurdu. Babasının ona sık sık verdiği nasîhatlardan biri şöyle idi:

“Ey oğlum! Peygamber efendimizi, babandan, anandan daha fazla sevmelisin. Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı. Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın. İlim öğrenmekte aslâ erinip üşenmemelisin. Ak sakallı da olsan, düşmanla cihâdı bırakmamalısın. Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin. Nikâhsız bir kadınla oturmamalısın. Kur’ân-ı kerîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol göstericin olacaktır.

Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir. Hayıra koş, kötülükten kaç. En büyük silâhın, Allahü teâlâya ettiğin duândır. Bunu aslâ unutma!”

Babasının bu şekildeki nasîhatları ile yetişen Emîr Sultan ayrıca, birçok tasavvuf ehlinin sohbetlerine de devâm etti.

talebinde bulundular.Emîr Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra bir müddet Buhârâ’da kaldı. Sonra aldığı ilâhî emîr üzerine Mekke’ye gitti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Medîne’ye geçti. Niyeti, ceddi Resûlullah efendimizin mübârek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmaktı.

Medîne’ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı. Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve oraya gitti. Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emîr Sultan’ı yanlarına almak istemediler. Emîr Sultan onlara; “Ben de seyyidim.” dedi ise de dinlemediler. Hattâ; “Senin seyyid olduğunu burada kim bilir? Seyyid olsaydın hâlinden belli olurdu.” dediler. Emîr Sultan onlara; “Ben de burada, Allah’ın garib bir kuluyum. Bizim yolumuzda gurûr ve kibir yoktur. Gelin berâber kâinâtın efendisi Resûlullah efendimizin türbesine gidelim. Selâm verelim. Hangimizin selâmına cevap verirse, onun nesebinin sahîh olduğu belli olsun.” dedi. Bu teklif üzerine, onlar türbeye dahî gitmeden, yüzlerini Resûlullah efendimizin türbesine dönerek; “Esselâmü aleyke yâ ceddî!” dediler. Fakat hiçbirine cevap gelmedi. Emîr Sultan, ihlâs ve şevkle; “Esselâmü aleyke, yâ ceddî!” dedi. Resûl-i ekrem mübârek sesiyle; “Ve aleyküm selâm, yâ veledî!” diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, görünüşte fakîr ve hakîr gibi olan Emîr Sultan karşısında büyük bir mahcûbiyet duydular ve af dilediler.

Emîr Sultan hazretleri, Medîne-i münevvereye yerleşmek ve ömürlerinin sonuna kadar orada kalmak niyetinde iken, bir rüyâ gördü. Rüyâsında Peygamber efendimiz ve hazret-i Ali yanyana oturmuş hâlde idiler. O da gidip edeble yanlarına diz çöküp oturdu. Hazret-i Ali ona; “Ey Oğlum! Sana cenâb-ı Hak tarafından ceddin Muhammed’in sünnetini, takvâ yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işâret olundu. Senin önünde, ilerliyen nûrdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak.” dedi. Emîr Sultan uykudan uyanınca; “Demek ki takdîr-i ilâhî böyle.” diyerek yola çıktı. Hazret-i Ali’nin dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti.

Emîr Sultan’ın kâfilesi, Sakarya Nehri kenarında bulunan bir bahçede konaklamıştı. Bahçede her çeşit meyve vardı. Fakat talebelerden birinin canı hurma istedi. O sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yükseldi. Üzerinde olgun meyveleri vardı. Ama talebe, olup biteni bir türlü anlamadı. “Acabâ eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?” soruları zihnini kurcaladı. Bunu fark eden Emîr Sultan; “Canın hurma yemek istiyordu, işte hurma, al ye!” buyurdu. Bunun üzerine talebe, bu durumun hocasının kerâmeti olduğunu anladı.

Emîr Sultan hazretleri Bursa’ya geldiği zaman, önündeki nûrdan üç kandil, pınar başında Üç servi civârında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdu. Böylece Emîr Sultan Bursa’ya yerleşti.

Bu sırada Yıldırım Bâyezîd Han Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük zâyiât verdiriyordu. Bu esnâda bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor, bâzan da ellerini açıp duâ ediyordu. Kolundan yaralanan Yıldırım Bâyezîd, bu genç askerin gayret ve mahâretle yaraları sardığını görünce, o gence karşı kalbinde bir yakınlık hâsıl oldu. Yanına kadar giderek; “Benim de kolumda yara var, yaramı sar!” deyince, Emîr Sultan cebinden bir mendil çıkarıp; “Buyurun Pâdişâhım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım.” dedi. Sabah olunca, sarılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin ayağa kalktıklarını Yıldırım Bâyezîd Hana haber verdiler. Yıldırım Bâyezîd de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin, hanımının nişanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu farketti. Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti. Fakat o kimseyi bulamadılar.

Osmanlı ordusu daha sonra Niğbolu Kalesi önlerine geçti. Niğbolu Kalesinin fethi için günlerce kanlı çarpışmalar oldu. Kale bir türlü feth edilemedi. Hücûmların en şiddetli ânında, daha önceki muhârebede askerlerin yaralarını saran genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bâyezîd ve askerleri kaleye girdiler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü bulamadılar. Yıldırım Bâyezîd Han, Rumeli fethinden sonra Bursa’ya gelmeyip Edirne’de konakladı.

Bu sırada Yıldırım Bâyezîd’in kerîmesi (kızı), rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Resûl-i ekrem ona;
“Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle!” buyurdu. Temiz rûhlu, edeb ve hayâ sâhibi Hundî Fâtıma Sultan, rüyâsını kimseye söyleyemedi. Ertesi gün yine Resûl-i ekremi rüyâda gördü. Server-i âlem, ona;
“Eğer âhirette benden şefâat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen.” buyurdu. Hâlbuki Hundî Fâtıma Sultanın, Rumeli Beylerbeyi Süleymân Paşa ile evleneceği söylenmekte idi. Emîr Sultan, zâhiren fakîr ve garîb bir kimse idi. Hundî Sultan, bu çâresizlikler içinde bunalıp, duâ etti.
“Acabâ Emîr Buhârî’nin bundan haberi var mı?” dedi. Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünüyordu. Sonra kendisi gibi edeb ve hayâ sâhibi hizmetçisine rüyâsını anlattı ve durumu Emîr Sultan’a bildirmesini söyledi. Hizmetçisi gidip durumu Emîr Sultan’a anlatınca, o;
“Bizim de mâlûmumuzdur. Nikâhımız, Allahü teâlâ tarafından kıyıldı. Dînimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundî Fâtıma Sultan’a iletin.” dedi. Bunun üzerine Emîr Sultan, dünürler gönderip sultânın kızını istedi. Fakat Vâlide Sultan kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek, dünürlere;
“Emîr Sultan’a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı veririm.” dedi.
Emîr Sultan hazretleri de;
“Sultan vâlidemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim. İstediği altınları gönderelim.” deyince, sarayı bir telâş aldı. Bu işe kimsenin aklı ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini, şaşkınlıkla karşıladılar. Saraydan kırk deveyi Emîr Sultan’a götürdüler. Emîr Sultan, develerle birlikte Nilüfer Çayının kenarına gitti. Develeri getirenlere;
“Heybeleri bu kumlarla doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun.” buyurdu. Kimisi şüphe ederek bir şey almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince,
Emîr Sultan;
“Boşaltın, istediğiniz altın olsun.” dedi. Heybeler boşaltılınca, hepsi altın oldu. Kimi kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok pişmân oldu.

Emîr Sultan ile Hundî Fâtıma Sultan’ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emîr Sultan’a gönderdi. Emîr Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi. Harem Ağası içeri girip;
“Vâlide Sultan’dan.” diyerek, bohçayı Emîr Sultan’a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emîr Sultan, onların sıhhat ve âfiyetleri için duâ etti. Sonra bohçayı açıp, içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası’na;
“Vâlide Sultan’a selâm söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, sultânlara hediyesi ancak böyle köz parçaları olur. Kabûl etmelerini arz ederim.” dedi. Harem Ağası, herkesin şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Yolda giderken mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman bile çıkmıyordu. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hediyeyi Vâlide Sultân’a teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı. Mendilin içinden ateş tâneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı.

Nikâh haberi Edirne’ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan’ın ve Hundî Hâtun’un başlarını getirmesi için Bursa’ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa’ya gelince, Vâlide Sultandan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultan’ın sarayına saldırdı. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona;
“Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin.” dedi. Sonra Vâlide Sultan’a
“Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın.” dedi. Vâlide Sultan;
“Ben ok atamam.” deyince, Emîr Sultan;
“Siz oku takın, o kendiliğinden gider.” dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler derhâl kaçtılar. Vâlide Sultan;
“Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?” diye sorunca, Emîr Sultan;
“Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık.” dedi.

Pâdişâhın, Emîr Sultan’ın ve kızı Hundî Sultân’ın öldürülmesi için Bursa’ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenârî, Yıldırım Bâyezîd’e şu mektubu yazdı:

“Mektubuma, dâimâ kullarına acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyâz ederim.

Sultânımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’dan önce, Îsâ aleyhisselâm, kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne dâvet için bir beldeye göndermişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp ödürdüler. Bu cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâma, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti. Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, oradakilerin hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felâkete düşmekten Allahü teâlâya sığınırız.

Şimdi bizim de Sultânımızdan bir ricâmız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr Sultan, Resûl-i ekremin neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamânımıza kadar Anadolu’ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhârâ’dan Anadolu’ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız hâlde, mânevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünyâ ve âhiret saâdetiniz artacaktır.

Şunu da bildireyim ki, bu dâmâdınız, Peygamber efendimizin; “Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.” buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, hazret-i Muhammed’den sonra kimse göstermemiştir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultânımızındır.”

Aradan günler geçtikten sonra Bursa’ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayanlar arasında Emîr Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, ona şifreli olarak;
“O el çabukluğu ne idi?” diye sordu. Emîr Sultan;
“Allah’ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üzerindedir.” (Feth sûresi: 10) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
Yıldırım Bâyezîd;
“Ya o mendilin yarısı ne oldu?” diye sorunca,
Emîr Sultan;
“Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz dâmâdınız Muhammed Şemseddîn.” dedi. Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar.

Emîr Sultan çok gayret göstermesine rağmen, Tîmûr-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi. İki müslüman-Türk ordusunun birbirleri ile savaşmasını istemeyen Emîr Sultan, sonucun ne olacağını da çok iyi biliyordu. Ankara Savaşının başlamasına çok az bir zaman varken, hanımı Hundî Hâtun;
“Niçin babamı yalnız bırakıyorsunuz yâ Emîr?” diye sordu.
Emîr Sultan;
“Telâşın boşunadır yâ Hundî! Bu savaş bizim aleyhimizedir. Bunu muhteşem pederinize daha önce arzettim.” deyince, hanımı;
“Ne olursa olsun. Şu anda babamın yanında olmanızı arzu ediyorum.” dedi. Hanımının isteği üzerine Allahü teâlânın izniyle bir anda cepheye vardı. Orada Sultan Bâyezîd Han ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan Pâdişâhı, savaştan vazgeçiremedi. Emîr Sultan’ın îkâz ettiği şekilde, savaş Yıldırım Bâyezîd’in aleyhine sonuçlandı.

efendimizin mîrâca çıkmasının cismânî mi, yoksa rûhânî mi olduğunu sordu.Emîr Sultan hazretleri buyurdu ki:
“Ceddim Resûl-i ekrem, mîrâca bedeniyle çıktı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şek ve şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm sûresinde bildirilmiştir. Resûl-i ekrem için cümle melâike ve bütün mahlûkât salevât getirirler. Böyle yüksek bir zâtın mîrâcında, bedenen veya rûhen olmasında şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defâ değil, dört yüz kere mîrâc yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde; “Ey Habîbim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım.” buyuruyor. Bu hadîs-i kudsî, bunun doğru olduğunu gösterir.”

Emîr Sultan’ın büyük sevgi ve saygı gördüğü, adının yediden yetmişe herkesin dilinde dolaştığını duyan iki kişi, ziyâretine gitti. Yolda giderken biri; “Benim gönlümdeki tâze ekmek ile kaymak olsun.” diğeri de; “Benimkisi de hayır duâ olsun.” dedi. Dergâha vardıklarında Emîr Sultan talebeleri ile bahçede sohbet ediyordu. Emîr Sultan; “Şu gelenlerden filâna ekmek ve kaymak verin, ötekisi için de hayır duâ edelim. Nefsinin hevâ ve hevesinden uzak ve Allah korkusunda müdâvim olsun!” buyurdu. Kalbinden hayır duâ isteyen zât, Emîr Sultan’ın talebesi olarak uzun yıllar hizmetinde bulundu.

Emîr Sultan hazretleri, devamlı olarak sazdan örülmüş hasır üzerinde oturur ve mübârek dudakları devamlı hareket ederdi. Şu şiiri sık sık söylerdi:

Eğer gönlün benimle olursa,
Yemen’de olsan bile yanımdasın.
Eğer gönlün benimle değilse,
Yanımda olsan bile uzaktasın.

Dinle bak Hak ne hoş söyledi.
Zebur’unda Dâvûd’a buyurdu.
Düşman ol önce nefs belâsına,
Ondan, bana uymakla kurtulasın.

Gel şimdi sen de düşman ol nefsine,
Zâyi eyle onu her ne dilerse,
Eğer bu işte atarsan riyâyı,
Kendine rehber kıl evliyâyı.

Eğer anlarsan budur sana ol,
Nefsinin şerrinden halâs ol,
Nefsinin murâdından uzak dur.
Düşersen eğer şeytana uzak dur.

Emîr Sultan hazretlerinin yayı ve bir de oku vardı. Bunlar, gazâda kullanılmak üzere asılı dururdu. O yaya ok koydukları zaman, kırk ok çıkar, kırk kişiye isâbet ederdi. Her nereye atmak isterse, bir talebesinin eline verir, o tarafa atmasını emr ederdi. Şeyh-ul-İslâmın da hazır bulunduğu bir gün, Emîr Sultan okunun ve yayının getirilmesini istedi. Getirilen ok ve yayın, Şeyhülislâma verilmesini emr buyurdu. Yay ile ok, Şeyh-ul-İslâma verildi. Emîr Sultan ona; “Oku doğuya doğru at. Ok nereye düşerse, mezarımız orası olsun.” buyurdu. Şeyh-ul-İslâm, emîrleri üzerine oku attı. Ok, şimdiki türbenin olduğu yere düştü. Orası, o zaman ağaçlık ve yeşillik idi. Hâlbuki ok atılan yer ile, düştüğü yer arası çok uzak idi. Atmak ile oraya gitmesi mümkün değildi. Zîrâ okun atıldığı yer ile düştüğü yer arasındaki mesâfe, üç ok atımlık idi. Orada bulunanlar, bu işin Emîr Sultan’ın kerâmeti olduğunu anladılar.

Emîr Sultan 1430 (H.833) senesinde Bursa’da vebâ hastalığından vefât etti. Vefât ettiğinde 63 yaşındaydı. Emîr Sultan vefât ederken, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yıkayıp, cenâze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefât ettiği gün Hacı Bayrâm-ı Velî mânevî bir işâret ile Bursa’ya geldi. Gasil ve tekfin işlerini yaptı ve cenâze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bursa’nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.
BURSANIN MANEVİ SULTANLARINDAN EMİRSULTANI EĞER YOLUNUZ BURSAYA DÜŞERSE ZİYARET ETMENİZİ TAVSİYE EDERİM. BÖYLE BÜYÜK ZAATLARA BU DÜNYADA KOMŞU OLMAYI NASİP EYLEYEN RABBİM AHİRETTEDE KOMŞU EYLER İNŞAALLAH….

ZEYNİLER CAMİİ

Mart 30, 2010



Benim doğup büyüdüğüm semt bursa’nın emirsultan mahallesi.Emirsultanın doğu tarafında zeyniler camii bulunuyor.
Pazar günü çocuklarala birlikte annemlerdeydik. babamla Bursada bir çok evliyanın kabrinin bulunduğundan söz ederken
,kalktık çocuklarla birlikte Zeyniler camiinin etrafında bulunan büyük zatların kabirlerini ziyaret ettik.Az ilerisinde bulunan Emirsultan hazretlerininde türbe ve camisini gittik.(blog açtığımdan beri fotoğraf makinamla dolaşıyorum)zeynilerde 1 kaç kare fotoğraf çektim.makinamın şarjı bitince daha fazla çekemedim.utanarak itiraf ediyorum, zeynilerde kabirleri bulunan velilerin hayatlarını bu kadar detaylı okumamıştım.

 

Molla hüsrev hazretleri
Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, üçüncü Osmanlı şeyhulislâmı ve velî İsmi, Muhammed bin Feramuz (Feramerz)’dir Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu Doğum târihi bilinmemektedir Babası, bir Fransız subayı iken müslüman olmuştur Kızını Osmanlı emîrlerinden Hüsrev adında bir zâta verdi Babasının genç yaşta ölmesi üzerine, eniştesi Hüsrev Beyin yanında kaldı ve büyüdü Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağırılırdı Daha sonra kayını kelimesi kaldırılarak, Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu
Molla HÜsrev
Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamânının diğer âlimlerinden ilim tahsîl etti Tahsîlini tamamladıktan sonra Edirne’de Şâh Melik Medresesinde ve sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebî Medresesinde müderrislik yaptı Sultan İkinci Murâd Hân devrinde Varna Savaşından önce, 1429 (H832) senesinde Kadıaskerliğe tâyin edildi Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince de bu göreve devâm etti Memleketi iç ve dışta huzûra kavuşturduktan sonra, Sultanİkinci Murâd Hân tahttan çekilmiş, yerine oğlu SultanMehmed’i oturtmuştu Ancak düşmanlar, Sultanı çocuk yaşta görüp, birtakım huzursuzluklar çıkarmak istediler Bunun üzerine İkinci Murâd tekrar tahta geçti ve Sultan Mehmed’i Manisa’ya gönderdi İlim adamlarından çoğu, birer bahâne ileri sürerek, Manisa’ya gitmek istemediler Molla Hüsrev, kâdıaskerlikten istifâ ederek, Şehzâde ile birlikte Manisa’ya gitmeye karar verdi Şehzâde, onun bu kararını duyunca; “Vazifenize devâm edin, zîrâ memleketin size ihtiyâcı var” dediyse de, Molla Hüsrev hazretleri; “Manisa’ya giderken sizi yalnız bırakmam uygun olmaz, müsâade buyurun geleyim” diyerek samîmiyetini bildirdi ve birlikte Manisa’ya gitti Şehzâde Mehmed bu muhterem âlimden çok faydalandı ve ondan bir kısım ilimleri tahsîl etti

Fâtih Sultan Mehmed Hân tekrar tahta geçince, o da İstanbul’a geldi İstanbul’da Galata ve Üsküdar kâdılıklarına tâyin edildi Bu arada Ayasofya müderrisliğini de yürüttü Bir ara Bursa’ya gidip bir medrese kurarak ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul’a dâvet edilerek, 1460 (H865) de şeyhülislâmlığa tâyin edildi Molla Hüsrev, yirmi sene, adâlet ve hakkâniyetle şeyhülislâmlık vazifesini yürüttü

Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev’i çok takdîr ederdi Molla Hüsrev’den söz ettiği zaman; “Zamânımızın Ebû Hanîfe’sidir” diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi Bir defâsında bir düğün yemeğinde, hocası Molla Gürânî’yi sağ yanına, Molla Hüsrev’i sol yanına alarak oturmak sûretiyle iltifâtta bulunmuştu

Molla Hüsrev; orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, başında küçük bir sarığı olan, heybetli, tevâzu sâhibi bir zât idi Güzel ahlâk sâhibi, vakûr, yüksek ilmiyle İslâm dînine uymakta gayretli ve titiz idi Bu sebeple, halkın ve devlet adamlarının sevgisini ve hayranlığını kazanmıştır Medresede derse gideceği zaman talebeleri onun evinin önünde toplanır, saygı ve tâzimle onu medreseye götürür, yine o şekilde evine getirirlerdi Büyük âlim, yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi Konağında birçok hizmetçiler olduğu hâlde, Molla Hüsrev hiçbirini kendi hizmetinde kullanmaz, odasını kendisi süpürür, lâmbasını kendisi yakardı

Molla Hüsrev, birçok talebe yetiştirmiş kıymetli bir fıkıh âlimi olduğu gibi, bir şâir olarak da tanınmıştır Molla Hüsrev, önceki âlimlerin kitaplarından her gün iki yaprak yazmayı âdet hâline getirmişti Vefât ettiği zaman geriye bıraktığı terekesinde kendi el yazılarıyla yazılmış pekçok nefîs eserler çıkmıştır Molla Hüsrev 1480 (H885) senesinde İstanbul’da vefât etti Namazı Fâtih Câmiinde kılındıktan sonra Bursa’ya götürülüp, Emir Sultan’ın kabrinin doğusunda kendi yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi Mezar taşında; (Menbâ-ı İlmühüner, Vâris-i ulûmü Hayr-il-beşer, Fazlı mürşîdi eser, Sâhib-üd-Dürer vel-Gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev) kitâbesi vardır

Ömrünü ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev’in, birçok kıymetli eseri vardır Bu eserlerinin önemlileri şunlardır: 1) Dürer-ül-Hükkâm fî Şerh-i Gurer-il-Ahkâm: Fıkha dâir olan, sık sık mürâcaat edilen bu en önemli eseri, bütün Türk Osmanlı medreselerinde şerhleri ile berâber ders kitabı gibi tâkib edilmiştir MollaHüsrev, bu eserini 1472 (H877) senesinde yazmağa başlamış, 1478 (H883) senesinde bitirerek Fâtih Sultan Mehmed Hana takdim etmiştir Kendi el yazısıylaFâtih Sultan Mehmed’e hediye ettiği Dürer nüshası, İstanbul’da KöprülüKütüphânesindedir 2) Şerh-ul-Miftâh, 3) Şerhut-Telvîh, 4) Şerhu Usûl-ül-Pezdevî, 5) Hâşiyetü Evâili Tefsîri KâdıBeydâvî, 6) Hâşiyet-ül-Mutavvel lit-Teftâzânî, 7) Mir’ât-ül-Usûl fî Şerh-ı Mirkât-ül-Vüsûl, 8) Mirkât-ül-Vüsûl fî İlm-il-Usûl, 9) Nakîd-ül-Efkâr fî Redd-il-Enzâr, 10) En’âm sûresi tefsîriyle ilgili risâle, 11) Şerhu Telhîs-il-Miftâh lil-Kazvînî

Molla Hüsrev, buyurdu ki:

“Dünyâ ve âhirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nâil olması, ancak doğru îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmak ve sâlih amel işlemekledir”

Allahü teâlâ Peygamber efendimizi,Peygamberlerin sonuncusu ve doğru yolu gösterici olarak gönderdi O’ndan sonra da O’nun ümmetinden büyük âlimler yarattı Bu âlimler de, O’nun bildirdiklerini, insanların anlayacakları bir şekilde îzâh ettiler Allahü teâlâ, bu âlimlerden dört mezheb imâmını seçti Bu büyüklerin ihtilâfını rahmet kıldı Diğer fıkıh âlimleri de bu âlimlerin mezheblerine göre fetvâ verdiler Allahü teâlâ, bu büyük âlimler arasında da, en büyük imâm ve yüksek himmet sâhibi, ümmetin ve dînin kandili İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit’i seçti Onun yaptığı hizmet sebebiyle, Allahü teâlâ onun makâmını Cennet’in en yüksek derecesinden eylesin Şüphesiz ki, Ebû Hanîfe’nin dînî hükümlere dâir bildirdiği şeyler, dalgaları birbirlerine çarpan bir deniz, hattâ sapıklığın karanlığını gideren parlak bir kandildir”

Molla hayali hazretlerinin kabri

MOLLA HAYÂLÎ

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yetişen Hanefî mezhebi âlim ve velîlerinden. İsmi Ahmed bin Mûsâ er-Rûmî, lakabı Şemseddîn’dir. İznikli olup 1448 (H.852) senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. “Molla Hayâlî” mahlası ile meşhurdur. 1481 (H.886) senesinde vefât etti. Kabri Bursa’dadır.

İlk tahsîlini kâdı olan babasında yaptı. Sonra, Bursa Sultâniyyesinde müderris Hızır Beye talebe oldu. Ayrıca derslerinde onun muâvini, yardımcısı idi. Aklî ilimlerdeki anlayışının yüksekliğinden, akranları arasında, parmakla gösterilirdi. Zekâsı çok keskin olup, en ince meseleleri hemen kavrardı. Hızır Beyin kızı ile evlendi. Bâzı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, günde 30 akçe ile Filibe Medresesine tâyin edildi.

İznik Medresesi müderrisi MollaTâceddîn vefât ettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed çok üzülmüştü.Mahmûd Paşaya; “Yerine, onun gibi yüksek bir âlim bulunup tâyin edilsin.” emrini verdi. O mecliste, Mahmûd Paşanın hatırınaMolla Hayâlî geldi. Durumu pâdişâha arz edip, onun hakkında bilgi verdi. Sultan Fâtih de; “MollaHayâlî, o kimse değil midir ki, Şerh-i Akâid’e yazdığı hâşiyesiyle, ismini duyurmuştur?” diye sorduğunda, vezir; “Evet pâdişâhım, o kimsedir.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâhın; “O kimse, bu medreseye lâyıktır.” demesi üzerine, 130 akçe maaş ile, bu medresedeki müderrislik vazîfesini MollaHayâlî’ye vermeyi kararlaştırdılar. Bunun üzerine, Filibe’den İstanbul’a gelen Molla Hayâlî, Pâdişâh ile konuştu. İznikMedresesine tâyin edildiği kendisine bildirilince; “Ben hacca niyet ettim. İnşâallah geldiğimde kabûl ederim.” dedi. Vezir Mahmûd Paşa; “Şimdi, önce varıp medresede bir müddet ders okutunuz, sonraSultanın izni ile gidersiniz.” diye teklif ettiğinde,MollaHayâlî; “Eğer vezir-i âzamlık makâmını verseniz hacdan yine vazgeçmem” dedi. Mahmûd Paşa durumu Pâdişâha arzettiğinde; “Niçin sıkıştırmadın?” deyince; Vezir; “Sıkıştırdım. Fakat, vezirlik de versen, hacdan vazgeçmem dedi.” diye cevap verdi. Değer bilen padişâh, “Hac yolculuğundan dönünceye kadar, muidi ve yardımcısı olan molla, vekili olsun, müderrislik vazîfesi resmen MollaHayâlî üzerinde kalsın.” emrini verdi.

Molla Hayâlî, hacca gidip dönünce, adı geçen medreseye müderris oldu.Talebe yetiştirmek ve eser vermek işi ile meşgûl olduğu sırada 1481 yılında vefât etti. Bu esnâda yaşı daha 33 idi. Onun böyle genç yaşta ölümü ilim adamları ve talebeleri arasında büyük teessüre sebeb oldu. Pekçok şâir mısra ve beyitleriyle duydukları üzüntüleri dile getirdiler. Nitekim Kandî,

“Sözü dilde, hayâli gözde kaldı.”
mısraı ile bir tarih düşürdü.

Hayâlî hazretleri ilimlerin inceliklerini kavramada asrının âlimlerinin en büyükleri arasında yer aldı. Çok ders okur, az yemek yerdi. Hep ilim ve ibâdetle meşgûl olup, bir an bu hallerinden ayrılmazdı.Günde bir defâ yemek yerdi. En az ile iktifâ ederdi. Son derece zayıf olduğundan, baş ve işâret parmakları ile pazusunu kavrardı.

“Gece gündüz ibâdetten kalmazdı geri
Günde bir öğün idi saydıysan yediği”
beyti onun hakkında söylenmiştir.

Huzûrunda iki sene kalıp, ondan istifâde eden Mevlânâ Gıyâseddîn diyor ki: İznik’te, iki sene onun yanında kaldım. Dâimâ hüzünlü ve sükût eder bir vaziyette, ibâdetle ve ilimden ince meseleleri mütâlaa ile meşgûl olur halde görürdüm. Ancak ilimden bahsedildiği zaman konuşur ve gülerdi. Devrinin meşhûr âlimlerinden Hocazâde ile bir câmide buluşmuş, onunla ilmî bir konuda uzun bir sohbete başlamış ve ona gâlip gelmişti. Ömründe hiçbir ilmî münâzarada mağlup olmamış bulunan Hocazâde, onun vefâtından sonra; “Hayâlî vefât edinceye kadar, münâzara ilmindeki üstünlüğünden, onunla hiçbir yerde karşı karşıya gelmeye cesâretim kalmamıştı. Yatağımda, hayâlimde hep onu görürdüm.” demiştir.

Zeyniyye koluna bağlı olan Hayâlî, tasavvuf mârifetlerine, hocası Şeyh Abdürrahîm Merzifonî vâsıtası ile kavuştu. Bu zât, ona Edirne’de Yeni Câmide (Câmi-i Cedîd’de) Kelime-i tevhîdi söylemek vazîfesini vermişti. Şeyh Abdürrahîm, Zeyneddîn Hâfî hazretlerinin yoluna mensuptu. “Zeyniyye” adı verilen onun bu yolu, Zeyneddîn hazretlerinin baş halîfesi Abdüllatîf Kudsî’nin Bursa’ya gelip, talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmesinden sonra yayıldı. Bursa’da yetişen büyük âlimlerin çoğu bu yolu seçmişlerdi. Bu yolun mensuplarının hepsinin kabirleri, belirli bir geometrik şekli andırır biçimdedir. Molla Fenârî ile Hayâlî hazretlerinin mezar taşlarının da bu biçimde olması, onların da Zeyniyye yolunda olduklarını göstermektedir. Hayâlî’nin kabrini bugünkü mamur şekliyle yaptıran, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın yakınlarından Hacı Ali Efendidir. Demir parmaklıkla çevrili lahdin alt yan taşlarında, tamirle ilgili bilgi verilmektedir. Zeynîler kabristanının bitişiğinde, Zeynîler Câmii de vardır.

Abdüllatif kutsi hazretleri